Berlin: Paul ile Berlin'de buluştuk ve birlikte lahmacun yedik. On beş yıldır İstanbul'da yaşayan, yemek üzerine çok yazan bir gazeteciye Berlin'de iyi bir lahmacun yedirebilmek bende ayrı bir gurur yarattı. İki tane yedi, normalde bir tane yediğini söyledi. Sonra masada, yemeğin üzerine konuştuk.

Bugün yediğimiz lahmacun nasıldı? Türkiye hikayen nasıl başladı, kaç yıl oldu geleli?
Birçok kez Berlin'e geldim ama nedense güzel bir lahmacun bulamamıştım. Bugün sayende süper bir lahmacun yedik, iki tane yedim hatta, normalde bir tane yerim. Hem hafif hem lezzetliydi.
İlk geldiğinde vejetaryendin. Bu nasıl bozuldu?
Vejetaryendim, 17 yaşımdan 24 yaşıma kadar. İlk Türkiye'ye geldiğimde, ilk oturduğum yıl, vejetaryenliğimi korudum. Et yemedim, bol çiğ köfte yedim hatta. Ama bir gün Karaköy'e inmiştim. Karaköy sahiline iner inmez o balık kokusu buram buram gelmeye başladı ve canım çekti tabii. Bir tane balık ekmek yedim. Birkaç ay içinde balık ekmeği bırak, köfteler, kokoreçler, her şeyi yemeye başladım.

O zamanki Karaköy nasıldı?
2011'den bahsediyoruz. Şu an orada bir sahil parkı var, eskiden yoktu. Eskiden kaçak balık ekmekçiler vardı, hatta bazıları bira satıyordu. Karaköy sahili bambaşkaydı.
İstanbul'daki ilk lahmacununu hatırlıyor musun peki?
Hatırlamıyorum valla. Demek ki ilk yediğim lahmacun çok güzel değilmiş. Ama lahmacun en sevdiğim şeylerden biri sonuçta.
Senin evde yemekle aran nasıl, mutfağa girer misin?
Yapıyorum. Ama evde et pişirmem genelde, o kadar uzun yıl vejetaryan olduğum için pek et pişirmedim, hâlâ tercih etmiyorum. Zeytinyağlılar yaparım, mücver, mercimek köftesi, falafel. Falafelde suyunu ayarlıyorsun, küçük küçük olması gerekiyor, biraz fazla koyunca kocaman köfteler de çıktı. En sevdiğim yemekler hâlâ etsiz yemekler galiba, Türkiye de bu konuda çok iyi. En sevdiğim mücver mesela, ama onu pişirmek de zor.

Evde en çok mutfağa girdiğin bir dönem oldu mu?
Özellikle Covid zamanı, mekanlar kapalıyken. Evimde küçük bir meyhane ortamı yaratmaya çalışırdım. Gün boyunca beş altı meze, salata yapardım, sonra dört beş arkadaşımı çağırırdım. Müzik açardık. Küçücük, iki artı bir, yetmiş beş metrekare evimde minicik bir meyhane ortamı canlandırırdık. Mecbur, çünkü Covid, mekanlar kapalı. O zamanlar evde çok daha fazla yemek yapıyordum, blender almıştım, bir sürü mutfak aleti almıştım.
Şu an evinden, sevdiğin meyhanelerden uzaktasın. Birkaç hafta önce oturum izni başvurun reddedildi. Bu durum sana ne hissettiriyor?
Buruk bir his. Hâlâ böyle buruk bir tadı var. Yıllardır turizm amaçlı izin alıyordum, artık onu almak neredeyse imkansız. Eskiden iki yıllık veriyorlardı, sonra altı ay, sonra beş ay verdiler. Bu sefer reddedildi diyebiliriz. Birkaç hafta önce sistemi kontrol ettim, "uzatma başvurunuz olumsuz sonuçlandı" yazıyordu. "Allah Allah" falan dedim ama çok şaşırmadım açıkçası.

Bu red cevabını alana kadar vizeni kaç kez uzatmıştın?
Sayamam. On beş yılda kaç başvuru yaptığımı gerçekten hatırlamıyorum. En az on beş kere, belki yirmi kere başvurmuşumdur.
Berlin'e böyle bir belirsizlikle gelmek yorucu olmalı. Fakat buradaki Türkiye havası sana İstanbul'dan uzaklaşmamış gibi hissettiriyor mu?
Tamamen değil. Özellikle Kreuzberg, Neukölln tarafında her yerde Türkiye'yi görüyorsun. Benim için güzel bir şey. Ne zaman sokağa çıksam Türkçe duyuyorum. Berlin bana tam bu sebepten yıllardır çok enteresan geliyor, Türkiye'nin ve insanların etkisi çok büyük. On sene önce bir gazetecilik bursu kazanmıştım, iki ay Kreuzberg'de kaldım. Almanca kursuna katılmayı düşünüyordum, vazgeçtim. O iki ay boyunca ne İngilizce ne Almanca, gerçekten Türkçe konuşarak vakit geçirdim, özellikle oradaki esnaflarla, dükkan sahipleriyle.
Bu kadar yıldan sonra bir yere ait olmak senin için ne anlama geliyor?
Otuz yedi yaşındayım, on beş yıldır İstanbul'da yaşıyorum, yani yetişkin hayatımın çoğunu İstanbul'da geçirdim. İstanbul bana çok şey verdi. Mesleğimi İstanbul'da öğrendim. Türkiye'nin kültürünü elimden geldiğince öğrenmeye çalıştım. İstanbul'a çok yakın hissediyorum, inanılmaz ilham veren bir şehir. Kötü taraflarını çoktan kabul ettim, barıştım. İstanbul benim için çok önemli, her şeyim orada. İstanbul'a ciddi bir şekilde borçlu olduğumu söyleyebilirim.

On beş yıl önce elinde Amerikan pasaportu varken istediğin ülkeye gidebilirdin. O zaman seni İstanbul'da tutan neydi?
İstanbul son derece kozmopolit, sonsuz enteresan bir güzelliğe sahip. Mimari açıdan, tarihi açıdan, lokasyonu zaten eşsiz. İki denizin arasında bir boğaz var, bir haliç var. Coğrafyası eşsiz bir yer. Gazeteci, yazar, hatta müzisyen olarak sürekli bana ilham veren şehir İstanbul.
İlk yerleştiğinde bu kadar uzun kalacağını düşünüyor muydun?
Net bir cevap veremem. O zaman beş yıl sonra, on yıl sonra ne olacağını pek düşünmüyordum. Ama çok hızlı bir şekilde İstanbul'a aşık olduğum için, o zaman sorsaydın bile herhalde "uzun yıllar burada yaşarım" derdim.
Buranın artık senin şehrin olduğunu anladığın o kırılma anını hatırlıyor musun?
Evet, "ben bu şehirde kalacağım" dedim. İlla tek bir an olması gerekmiyor ama aklıma gelen ilk şey: Boğaziçi Üniversitesi'nin güney kampüsüne doğru inerken, o şahane Boğaz manzarasını görür görmez, "tamam, bu şehir bana göre" dedim.
Gazetecilik yaparken hangi konuların peşinden gittin, şu an daha çok ne yazıyorsun?
İlk başladığımda daha çok güncel siyaset, kentsel dönüşüm üzerine çalışıyordum. Ama ilgimi çeken çok konu var: yeme içme, seyahat, sinema. En son deprem olduktan sonra ikinci üçüncü gün bölgeye koştum, yaklaşık bir ay çalıştım. Adana, Hatay, İskenderun, Antep, bir sürü haber yaptım. Güncel gündem olaylarıyla ilgili haber yapıyorum ama son yıllarda insanlar belki yeme içme ve seyahat yazılarından tanıyor. BBC'de Maraş dondurmasıyla ilgili güzel bir yazım var mesela.

Birçok önemli yerde yemek üzerine yazıların çıkıyor. Yemek hakkında yazmak sana ne ifade ediyor?
Yemek ve yemek kültürünü yazmak çok keyifli ama benim için daha önemlisi yemeğin kendisi değil. Önemlisi yemeğin arkasındaki insanlar, hikayeler, kültür, coğrafya. Gazeteci olarak ben gurme değilim, eleştirmen de değilim. Hep yemeğin arkasındaki hikayeyi bulup anlatmaya çalışıyorum.
Son zamanlarda çok tartışılan bir konu: Türk döneri ve Alman döneri. Ne düşünüyorsun bu konuda?
Bence bu basit bir soru değil. Çok iyi biliyorsunuz, Berlin'de satılan et dönerlerin çoğu donmuş, görünüşünden belli. Tadı güzel olmayan, salata ve soslar içinde boğulan bir döner. Tadı etten değil, salata ve soslardan geliyor. Ama gemüse kebap dürümü severim aslında, taze tavuk dönerden yapılan, kızartılmış sebze, peynir ve sos iyi gidiyor. Onun dışında tabii ki Türk döneri daha iyi genelde. Burada da güzel yaprak döner yapan mekanlar var, haksızlık etmeyelim. Ama seçmek zorunda kalırsam, Türkiye'de daha güzel döner yiyebileceğimi rahatça söylerim. Çok rahat.
Amerikalı bir gazetecinin İstanbul'a tutunma çabası. Söyleşinin yemek ve şehir üzerinden akan anlarını yakalayan bu dikey belgesel formatı, Marjinal Fayda Instagram hesabında 376 bin kez izlendi.





