Leo'ya bisikletimi tamir ettirmeye gittim. Arka tekerim ölmüştü, bir de vitesi baştan beri tek ayarda takılıydı. 'İkisini de düzeltebiliriz,' dedi, 'biraz vaktiniz varsa.' Vaktimiz vardı. O bisikletin üstüne eğilirken, biz de konuşmaya başladık.

Ne zamandan beri bisiklet tamir ediyorsun, nasıl öğrendin?
Bayağıdır artık, on dört sene falan olması lazım. Lisedeyken başlamıştım, öğrenciyken üniversitede falan devam ettim, şimdi burada Berlin'de de devam ediyorum. İlk dükkanımda öğrendim, hiç tecrübesiz girdim, başladım ve devam ettim. Benim geldiğim yerde böyle resmi bir okul gibi bir şey yok, daha çok iş başında öğreniyorsun.
Çıraklık gibi mi?
Biraz öyle, kalfa çırak usta gibi. Ama bizde buranın eğitim programı gibi bir şey yok.
Nereden geliyorsun?
ABD'den geliyorum.
ABD'den direkt Berlin'e mi geldin?
Yok, önce Türkiye'ye gittim. Aslında sadece Türkiye değil, birkaç ülkeye. Ürdün'de iki buçuk yıl kaldım, lisedeyken oradaydım, üniversiteden sonra tekrar gittim. Birkaç sene geziyordum böyle, Afrika'da da bayağı kaldım. Sonra Türkiye'ye gittim, orada da birkaç sene kaldım.
Türkiye'de ne yaptın?
İlk olarak İstanbul'da gönüllü çalışmaya gittim, bir Suriye kültür merkezindeydi, İngilizce öğretmenliği yapıyordum. Sonra Ankara'ya geçtim, çünkü yüksek lisans başladı. Sonra buraya geldim, yüksek lisansın bir parçası olarak.
İstanbul mu, Ankara mı?
Bu soru çok zor benim için. Daha önce İstanbul derdim, çünkü İstanbul daha güzel bir şehir, kimse Ankara'nın daha güzel olduğunu düşünmüyor. Ama Ankara'da bir yıl kaldım ve bayağı aşık oldum aslında. Oranın hayatı, özellikle öğrenci hayatı gerçekten çok güzel. Çirkin bir şehir olsa da.
Anadolu'yu gezme fırsatın oldu mu?
Bayağı gezdim. İlk doğuya doğru gezim Gaziantep, Malatya taraflarıydı, yemek yeme yerleri. Bir arkadaşımın ailesinin yanına gittim, Ramazan Bayramı için. Sonra birkaç arkadaşla Kars'a, Van'a, Urfa'ya, Diyarbakır'a, Hatay'a gittik. Üç dört hafta sürmüştü, çok güzeldi. Buraya geldiğimden beri de ara sıra Türkiye gezileri yapıyorum. Geçen sene tekrar Hatay'a gittim.
Depremden sonra mı?
Hem önce hem sonra gittim.
Bu kadar çok yer gezdin. Dikkatini çeken, seni en çok etkileyen ne oldu?
Türkiye'yi inanılmaz ilginç buluyorum, sanırım o yüzden kaldım, gezdim. O kadar ilginç bulmasaydım o kadar gezmezdim. Bir sürü sınırda yer alıyor; küresel güney, küresel kuzey diye bir ayrım var, bir de kafamızda batı var, doğu var, nerede doğu nerede batı. Türkiye her şeyin ortasında bulunuyor. Benim sevdiğim, merak ettiğim şey bu.
Alfabe de bir faktör müdür? Latin alfabesi olduğu için Avrupa'ya yakın ama Avrupa'da olmayan bir kültür de var.
Olabilir. Bir de Türkiye'dekiler Türkçe konuşan yabancıları çok seviyor, o kesinlikle bir faktör. Alfabe de öyle; Latin alfabesi olduğu için bize Arapça kadar egzotik gelmiyor, daha öğrenilebilir bir şey gibi geliyor.
Hâlâ sık sık gidip geliyorsun. Berlin'deki hayatında Türkiye'den izler var mı?
Çok var. Hep Türk yemeği pişiriyoruz. Bazen kendim pişiriyorum: nohut, kuru fasulye, ezogelin, bir de rakı meze tabii ki. Daha dolmaya falan başlayamadım, o kadar yüksek seviyede değilim ama öğrenmek istiyorum. Arkadaş çevremin büyük kısmı zaten Türk. Alman arkadaşlarım da var ama bu şehirde bir sürü Türk arkadaşım var.
Bu Türk arkadaşları üniversite programından mı buldun, burada mı edindin?
Aslında okuldan dolayı oldu.
Berlin'in bu taraflarına "küçük İstanbul" diyorlar. Sen Türkiye'de yaşadın, gezdin. Sence burası Türkiye'yi ne kadar yansıtıyor?
Ben bunu hiç doğru bulmuyorum. Herkes öyle diyor tabii, Kreuzberg küçük İstanbul falan. Ama burası bana hiç Türkiye gibi gelmiyor, hiçbir zaman gelmedi. Çünkü burası Almanya. Tabii Türk marketine gidebilirsin, Türk restorana gidebilirsin, bir sürü insan Türk kökenli, ama aynı atmosfer yok. Farklı bir yer, daha sakin. Burası Almanya. Onu hiçbir zaman doğru bulmadım.
Türkiye'de insanlar sana gergin mi geliyor?
Bence Almanlar daha gergin geliyor. Almanlarda biraz daha bir soğukluk mu desem, soğukluk demek istemiyorum da, mesafeli diyeyim.
Bir şey fark ediyorum, burada çok garip. Türkiye'de bir lokantaya gitsem sahibi gelir, "afiyet olsun" der, bir muhabbet olur. Ama burada yemeğe gitsem memleketimi, politik görüşümü, ne zaman geldiğimi, ev buldum mu, kiramı soruyorlar, hiç sınır tanımadan. Sana da oluyor mu?
Bana pek öyle olmuyor, çünkü Türk mekanlarına gittiğimde Almanca konuşuyorum, dikkat çekmeyeyim diye. İlk geldiğimde Almancam yoktu, bazen Türkçe konuşuyordum ve o kadar dikkat çekiyordum ki bir noktada bıraktım. Almancam da gelişti, artık öyle yapmıyorum, o yüzden öyle sorular çekmiyorum.
Gün içinde hangi dili ne kadar konuşuyorsun?
Evde İngilizce, çünkü ev arkadaşım Amerikalı. İş yerimde Almanca. Evin dışında, sosyal ortamlarda daha çok Türkçe.
Müşterilerin seninle Türkçe konuşuyor mu?
Bazen oluyor ama çok değil. Buraya gelip Türkçe konuşabilenlerin genelde Almancası gayet iyi, o yüzden direkt Almanca konuşuyoruz. Burada doğup büyüyenler gibi. Ama geçen şey oldu: bir bisiklet satıyordum, bir aileydi, kızları bisiklet istedi, Almanca konuşuyorduk. Sonra kendi aralarında Türkçe konuşmaya başladılar. Mart'ın sonuydu galiba. Ben de Ekrem İmamoğlu konusunda ne düşündüklerini sordum. Küçük, tatlı bir muhabbet oldu. Onlar için garip bir şey değildi, konuşmak istediler. "Bu büyük bir haksızlıktı" dediler, olanlar hakkında.
Türkiye'yle hâlâ bir bağlantın var mı? Bir ara akademik bir çalışma yapıyordun sanki?
Öyle yapmaya çalışıyordum ama daha olmadı, kabul gelmedi. Uzun vadeli bir planım var. Hatay'ın depremden sonraki demografik yapı değişikliklerini önermiştim.
Nasıl bir tez bu?
Demografik olarak eskisi gibi özgün olmayacak diye düşünüyorum. O heterojenlik kaybolacak.
Bu arada, bisikletime ne yapıyorsun?
Birkaç şey bozulmuş, onları değiştiriyorum. İç lastiği değiştirdim, şimdi vitesi tamir ediyorum. Yapayım mı?




