Sanat
7 Mart 2025
Akordeonun Çağdaş Yorumu: Mikail ile Berlin’de Müziğin ve Aile Hayatının Kesişim Noktaları
Berlin’de yaşayan müzisyen Mikail, nam-ı diğer Mikordeon, akordeonu klasik kalıpların dışına taşıyor. Gürcü köklerinden Berlin’in çağdaş müzik sahnesine uzanan yolculuğunu ve baba olmanın müziğine kattıklarını anlatıyor.



Bir Enstrümandan Fazlası: Akordeonla Kurulan Kişisel Bağ
Berlin’in çok kültürlü müzik sahnesinde, akordeonun sesini yeniden tanımlayan biri var: Mikail, yani “Mikordeon”. Onunla konuşmaya başladığınız anda, bu enstrümanla kurduğu ilişkinin sadece müzikal değil, aynı zamanda duygusal bir ortaklık da olduğunu hissediyorsunuz. Mikail’e göre akordeon, “standardı olmayan” bir enstrüman. Her ülkede farklı biçimlerde çalınıyor; kimi yerde piyano tuşlu, kimi yerde tamamen düğmeli. Ona göre, bu çeşitlilik tam da akordeonun büyüsü: kimliksiz ama çok kimlikli, tıpkı göçmenlik gibi.
Mikail’in hikayesi, Türkiye’de "Teoman dinleyen bir ergenken" annesinin küçük bir "katakulliyle" dizlerine koyduğu akordeon üzerinden şekilleniyor. “İlk görüşte aşk gibiydi,” diyor. O günden beri gitarı bir kenara bırakmış; Gürcü müziğinin, Anadolu’nun ve Avrupa folk müziğinin kesişiminde kendine özgü bir tını yaratmış.
Bu özgün tının tanımı ise DJ İpek’in bir konser sonrası yaptığı yorumla şekillenmiş:
“Senin müziğin çağdaş akordeon olarak tanımlanabilir.”
"Çağdaş akordeon" çalan Mikail'in Berlin hayatı ise tıpkı müziği gibi çok katmanlı. Hem baba hem müzisyen olmanın zorluklarını anlatırken gülüyor: “Bir yandan çok güzel ama zor. Zaman azalıyor, sorumluluklar artıyor. Bazen kızımın etkinliğiyle konserim çakışıyor.”
Mikail’in projesi Berlin Sessions, bu çok katmanlı kimliğin bir uzantısı. “Sadece bir sosyal medya projesi değil, varoluş biçimim,” diyor. Her bölümde farklı ülkelerden müzisyenlerle bir araya geliyor, Berlin’in çok sesli yapısını müzik aracılığıyla kayda alıyor. Bu proje, Berlin’deki kültürel çoğulluğu görünür kılıyor; hem bir performans hem de bir arşiv niteliği taşıyor.
Peki ya Berlin bir sanatçılar şehri mi? Mikail’e göre, evet ama geçmişe nazaran başka bir biçimde. “Eskiden jam session’lar daha yoğundu. Şimdi hâlâ kültür başkenti ama daha ticari bir yüzü var. Yine de burada sanatçı sayısı hâlâ izleyiciden fazla.” Bu ironi, şehrin bugünkü halini özetliyor: yaratıcıların çokluğu, dinleyicinin azlığı ve buna rağmen bitmeyen bir üretim arzusu.
Berlin artık ona ilham veriyor mu emin değil; “Belki bir süre sonra daha sakin bir yerde yaşamak isterim,” diyor. Ama akordeon hâlâ onunla — ilk enstrümanı, eski Doğu Alman yapımı bir Weltmeister. Hâlâ orada, köşede duruyor; geçmişin ağırlığını değil, sürekliliğini taşıyor.
Bir Enstrümandan Fazlası: Akordeonla Kurulan Kişisel Bağ
Berlin’in çok kültürlü müzik sahnesinde, akordeonun sesini yeniden tanımlayan biri var: Mikail, yani “Mikordeon”. Onunla konuşmaya başladığınız anda, bu enstrümanla kurduğu ilişkinin sadece müzikal değil, aynı zamanda duygusal bir ortaklık da olduğunu hissediyorsunuz. Mikail’e göre akordeon, “standardı olmayan” bir enstrüman. Her ülkede farklı biçimlerde çalınıyor; kimi yerde piyano tuşlu, kimi yerde tamamen düğmeli. Ona göre, bu çeşitlilik tam da akordeonun büyüsü: kimliksiz ama çok kimlikli, tıpkı göçmenlik gibi.
Mikail’in hikayesi, Türkiye’de "Teoman dinleyen bir ergenken" annesinin küçük bir "katakulliyle" dizlerine koyduğu akordeon üzerinden şekilleniyor. “İlk görüşte aşk gibiydi,” diyor. O günden beri gitarı bir kenara bırakmış; Gürcü müziğinin, Anadolu’nun ve Avrupa folk müziğinin kesişiminde kendine özgü bir tını yaratmış.
Bu özgün tının tanımı ise DJ İpek’in bir konser sonrası yaptığı yorumla şekillenmiş:
“Senin müziğin çağdaş akordeon olarak tanımlanabilir.”
"Çağdaş akordeon" çalan Mikail'in Berlin hayatı ise tıpkı müziği gibi çok katmanlı. Hem baba hem müzisyen olmanın zorluklarını anlatırken gülüyor: “Bir yandan çok güzel ama zor. Zaman azalıyor, sorumluluklar artıyor. Bazen kızımın etkinliğiyle konserim çakışıyor.”
Mikail’in projesi Berlin Sessions, bu çok katmanlı kimliğin bir uzantısı. “Sadece bir sosyal medya projesi değil, varoluş biçimim,” diyor. Her bölümde farklı ülkelerden müzisyenlerle bir araya geliyor, Berlin’in çok sesli yapısını müzik aracılığıyla kayda alıyor. Bu proje, Berlin’deki kültürel çoğulluğu görünür kılıyor; hem bir performans hem de bir arşiv niteliği taşıyor.
Peki ya Berlin bir sanatçılar şehri mi? Mikail’e göre, evet ama geçmişe nazaran başka bir biçimde. “Eskiden jam session’lar daha yoğundu. Şimdi hâlâ kültür başkenti ama daha ticari bir yüzü var. Yine de burada sanatçı sayısı hâlâ izleyiciden fazla.” Bu ironi, şehrin bugünkü halini özetliyor: yaratıcıların çokluğu, dinleyicinin azlığı ve buna rağmen bitmeyen bir üretim arzusu.
Berlin artık ona ilham veriyor mu emin değil; “Belki bir süre sonra daha sakin bir yerde yaşamak isterim,” diyor. Ama akordeon hâlâ onunla — ilk enstrümanı, eski Doğu Alman yapımı bir Weltmeister. Hâlâ orada, köşede duruyor; geçmişin ağırlığını değil, sürekliliğini taşıyor.
Related Posts

Berlin’de sadece buluşmuyoruz; birbirimizi duyuyor, hissediyor ve birlikte var oluyoruz. Marjinal Fayda, markaların görünür, insanların ise ait hissettiği bir alan. Gel, hikâyenin parçası ol.

Berlin’de sadece buluşmuyoruz; birbirimizi duyuyor, hissediyor ve birlikte var oluyoruz. Marjinal Fayda, markaların görünür, insanların ise ait hissettiği bir alan. Gel, hikâyenin parçası ol.

Berlin’de sadece buluşmuyoruz; birbirimizi duyuyor, hissediyor ve birlikte var oluyoruz. Marjinal Fayda, markaların görünür, insanların ise ait hissettiği bir alan. Gel, hikâyenin parçası ol.

